Kudüs İslam’ındır

Kudüs İslam’ındır

Kudüs meselesine o bölgede yaşayan Filistinlilerin toprak (vatan) meselesi olarak bakmak, Yahudilerin uzun yıllardan beri oluşturmaya sonrasında sağlamlaştırmaya çalıştıkları “İsrail’in Güvenliği” meselesine katkı sağlamaktan başka bir şey değildir. Yahudiler yeryüzündeki diğer milletler gibi üç din tarafından kutsal sayılan o toprakların bir devlet statüsünde hiç kimseye ait olmayacağını biliyorlardı. Değildi de zaten. Ama önce bu toprakların Filistinlilerin olduğuna dair algıyı kabullendirdi sonra da herhangi bir millete ait olabilir olan bu toprakları sergilediği bir takım etkinliklerle istilaya başladı. Yani “o toprakların sahibi Filistinlilerdir” inancı bugün İsrail’in yaptıklarının tek meşruiyet kaynağıdır. Hatta İslam ve Arap dünyasını da ayrıştırdığından İsrail yönetimine büyük bir güç kazandırmaktadır. Yani Kudüs’ün Filistinlilerin olması İslam dünyası açısından hiçbir şey ifade etmemektedir. Aynı Mekke ve Medine’nin Suudilerin ellerinde olmasının hiçbir şey ifade etmediği gibi. Yani Mekke ve Medine de İslam dünyası açısından işgal altındadır.

Hulefa-i Raşidin döneminden sonra Kudüs’e, Mekke’ye ve Medine’ye karşı Türklerin üstlenmiş olduğu rolü başka hiçbir millet üstlenmemiş, bu role talip bile olmamıştır. Kudüs meselesi 1096 yılında başlayan Haçlı Seferleri döneminde nasıl bir mesele idiyse 2020’de de bizim açımızdan aynı mesele üzerindedir. Yani dünyanın herhangi bir yerinde bir Müslümanın, topraklarının elinden alınmak suretiyle zulme uğratılması meselesi değildir.

Bu meselenin bütün İslam dünyasında İsrail’in işine gelecek şekilde algılanması için oldukça faal çalışmalar yapıldı. En azından 1917’den itibaren bizim ülkemizde yapılanların ayırdına varmalıyız. Bırakın özel talimat almış bazı kesimlerin basın, sanat yoluyla yaptıklarını, samimiyetlerinden halen daha şüphe etmediğimiz kesimlerin bile ne tür yanılgılara düştüğünü gördük. Önceleri Marksist gruplar tarafından bayraklaştırılan Filistin davası sonradan İslamcıların söylemlerine konu olmuş daha sonra onların tek meselesi haline gelmiştir. Etrafında şiiriyle hikâyesiyle bir edebiyat hareketi bile oluşturulmuştur. Ama hem fikrî açıdan hem de edebi açıdan bu söylemin içerisinde bir kez olsun ne Haçlı Seferlerinden bir bahis ne de bu hususta Türklüğün üstlenmiş olduğu rolden bir söz bulabilirsiniz.  Ama yine de son gelişmeler dolayısıyla yapılan yürüyüşlerde “Kudüs İslam’ındır” dövizlerini görmek Türkiye’de yukarıda bahsettiğim oyunların tutmadığının bir göstergesidir.

Son günlerde sergilenen oyunların (Kudüs’ün başkent ilan edilmesi, Çin Virüsü) sürpriz gelişmeler olmadığı gibi tüm açıklığıyla da ortada olduğunu söyleyemeyiz. Kudüs’te İngiliz manda idaresinin 15 Mayıs 1948’de sona ereceği söylendi. 14-15 Mayıs gece yarısından birkaç saat önce Tel Aviv’de Yahudiler İsrail Devleti’nin kurulduğunu ilân ettiler. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Truman tam on bir dakika sonra, Sovyetler Birliği de ertesi gün bu devleti tanıdıklarını açıkladılar. Yani olanlar devletlerin, milletlerinin selametlerini gözeterek yaptıkları şeyler değil. Devletler gerçekten var mı?

Bu gelişmeleri devletler üzerinden değil de ulusal büyük şirketler üzerinden düşünmek daha sağlıklı olur kanaatindeyim. Ama oyuna düşmemek için elimizde sağlam bir takım güçlerin olduğunu da unutmamalıyız. İsrail dünya siyasetini ve ekonomisini New York veya Tel Aviv’i değil Kudüs’ü merkeze alarak yapılandırmak istiyor. Bütün milletlerin Müslüman veya Hristiyan, düşman veya dost, ılıman veya radikal bu merkeze göre konumlanması için çalışıyor. Oynanan oyunu tüm çıplaklığıyla göremesek bile farkında olmakla o oyunların şerrinden beri olacağımız bir kıblemizin olduğunun altını çizmek istiyorum. Bizim kıblemiz Kâbe. Rasulullah (s.a.v) namazda iken Kudüs’ten çevrilerek belirlenen bir kıble. Bunu sadece namazda yüzümüzü döneceğimiz bir merkez, bir yön olarak algılamamak gerekir. Siyasette, ekonomide, sanatta yani bütün alanlarda yüzümüzü döneceğimiz bir kıble olarak görmeliyiz. Kıblemiz Kâbe olduğu için Kudüs İslam’ındır.

Kudüs’ün işgal altında olması Kâbe’nin işgal altında olduğu gerçeğini örtmesin. Kudüs’ü merkez alarak yapılan uluslararası bir siyasetin bütün İslam dünyasında bir ayrımcılık oluşturacağını ama Kâbe’yi merkez alarak, Kâbe’nin işgal altında olduğunu merkeze alarak yapılacak uluslararası bir siyasetin tüm dünya Müslümanlarını kuvvetli bağlarla birleştireceğini görmeliyiz. Kıblemizin değiştirilmesinin sırrını anlamaya böylece daha yakın oluruz inancındayım.

Sosyal Medyada Paylaşın:

BİRDE BUNLARA BAKIN

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?