Vedat EĞİLMEZ
Vedat  EĞİLMEZ
vegilmez@hotmail.com
Sağcılık Solculuk Öldü. Seçimleri Kim Kazanıyor?
  • 0
  • 02 Nisan 2019 Salı
  • +
  • -

Bugün belediye meclis başkanı ve belediye meclis üyelerini biz seçiyoruz ama onlar bizi temsil ediyorlar diyebilir miyiz? Bugün bizlerin belediye meclis üyelerini tanıdığını, belediye meclisinde alınan kararlardan haberdar olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Belediye meclis salonunda sözde dinleyiciler için bir yer var. Belediye meclisi hangi imar planı hakkında hangi kararı alacak, o zaman o emlak işleri nasıl cereyan edecek, ona bakmak için oraya emlak komisyoncuları geliyor biliyor musunuz? Bunun vatandaşla bir ilgisi var mı? İstanbul büyükşehir ve ilçe belediyelerinde meclis üyeleri ekseriyetle emlak komisyoncuları. Belediye meclis üyelerini bir kere seçmişiz, ancak bunların aldığı kararlarla bizim hayatımızın nasıl şekillendiği konusunda bir fikrimiz yok. İlçe belediyelerinde durum daha farklı. Nüfus olarak daha küçük olduğu için, ilçedekiler şikâyetlerini belediye başkanına daha rahat duyurabiliyor.” (Turgut Cansever. Kubbeyi Yere Koymamak. Timaş Yayınları. 2016)

Alıntının sonundaki ismin yazımı okuyanların çoğunda şaşkınlık uyandıracağını biliyorum. Çünkü İslami mimari ve şehir planlaması konusunda dünya çapında haklı bir şöhrete ermiş olan Turgut Cansever’in, dünya görüşü olarak yakınında duran, onu seven, her sözünü önünü ilikleyerek dinleyen çevreye yönelik, siyaseten onların yaptıkları ve yapmayı planladıkları işleri zora sokan bu tür sözlerini ve eleştirilerini duymak çoğunun alışık olduğu bir şey değil. Onlar Turgut Cansever’i mistik bir mimar, yüksek binalardan görüntüyü bozduğu için rahatsız olan bir estetikçi, geçmişin havasını az da olsa şehirlere serpiştirmek isteyen nostalji tutkunu bir adam olarak okudular ve dinlediler. Hâlbuki her söylediği sözde dönen dolaplardan ve onların nasıl bertaraf edileceğinden bahsetti Turgut Cansever. Türk İslam mimarisinin ve şehir planının kapitalizmin karşında nasıl büyük bir güce sahip olduğunu, içinde yaşayan insanları büyük sermayedarların sömürülerine karşı nasıl koruduğunu vurguladı durdu kitaplarında. Ama bu anlamda kimse yanında yer almadı. Sözleri bu anlam örtülerek paylaşıldı durdu değişik kesimlerce. Çünkü şehir planlamasında yetkiyi elinde bulunduran güç, Türk milletinin değil sermaye sahiplerinin yanında yer aldı. Hatta komünist, sosyalist olarak bildiğimiz adamlar bile kapitalistlerin safına geçtiler ve onların konforları için fikir üretir hale geldiler. Metronun Kadıköy’e kadar gitmesinin sıradan (fakir) halkın hafta sonlarını burada geçirmesine sebep olduğunun esefle anlatılmasının yanında gelen halkın küçümser bir tavırla betimlenmesi solculuk adına gerçekten içler acısı. (Bakınız)

Köyden kente göçün şehirlerin yaşanamaz hale gelmesinden başka sebep olduğu olumsuzluklar önemsenmedi. Üretime olan olumsuz etkilerinin üzerinde durulmadı. Hatta az da olsa köyden kente taşınan köy üretimiyle savaşıldı. Kanunlar çıkarıldı. Yapılan büyük yollar ve köprüler mahalle bakkallarıyla dev sermayedarlara bir fırsat eşitliği olarak sunuldu. Eşitlik yani adaletsizlik… (Eşit kelimesinin geçtiği yerlere dikkat edin orada adaleti bulamasınız. İmar iskân bu ülkede eşitliğin en yorgunudur. Kadın erkek eşitliği ve kanunlar karşısında herkesin eşitliği daha sonradan gelir. Hepsi aynı adaletsizliğe hizmet eder. Tanıl Bora’nın dediği gibi, (Bakınız) İslamcıların Batının eşitlik kavramına sonradan buldukları bir şey, değildir “adalet”. Eşitlik, insanların çoğunun özgürlüğünün kendi rızalarıyla ellerinden alınmasını sağlayan bir tuzaktır.)

Veresiye defterinin artık olmaması hangi sektörü güçlü kıldı? Falan yere imar verilmesi veya verilmemesi millî üretimi, millî pazarı nasıl etkiledi? Hastaneler (acil ve ayakta tedavi hizmeti verenlerin dışında) kırsal yerlerde yapılsa şehrin gürültülü ve pis havasından uzak kaldığı için iyi tedavi yapamaz mı? Üniversiteler iyi eğitim kaygısıyla mı bulundukları mekândalar? Oluşan yeni mahalleler, kurum binaları ne hesap edilerek konumlandırılıyor? İşte Turgut Cansever’ın kitaplarında, söyleşilerinde bu soruların cevapları aranmalı. Türk İslam şehir planına göre oluşmuş şehirlerin, milleti kapitalistlerin sömürüsüne karşı koruyan bir kale olmasının yanında onlara karşı çekilmiş bir kılıç olduğu o zaman net bir şekilde görülür.

Muammer Cindilli hocam Şehirder yayın ekibi olarak hazırlamakta olduğumuz hatıralarını anlattığı kitapta, 80’li yıllarda kooperatifle ev yapma furyasının başladığını ve o dönem Erzurum’da çoğu insanın ev sahibi olduğunu söylüyor. Hatta birden fazla daire sahibi olanların sayısı da az olmamış. Yenişehir ve Dadaşkent böyle kuruluyor. Özal dönemi. Devletin sağladığı düşük faizle tam bir furya. O dönemin istatistik verilerinden bakabilirsiniz (Bakınız) enflasyon %70. Böyle bir enflasyonun günümüzde olduğunu düşünün. Hiç kimse açlıktan ölmedi hatta bir sürü insan ev sahibi oldu diyor Muammer Hoca ve ekliyor: Çünkü en fakirinin bile köyle bir bağlantısı vardı. Amcası, teyzesi köydeydi ve oradan erzak gelirdi. Köyde millî bir üretim vardı. Yani o dönem küresel sermaye döviz kurlarıyla, enflasyon oranlarıyla ne kadar oynarsa oynasın bu millet üzerinde şimdiki gibi hâkimiyet kuramıyordu.

Emperyalizmi kötülerken “fütuhatı” erkenden terk eden Osmanlı’nın da bir İmparatorluk olduğunun altını çizen Murat Belge, imparatorluğumuzu elimizden alan emperyalistleri eleştirmenin, içerdiği çelişkiden dolayı akıl kâri olmadığını söylüyor. (Bakınız) “Biz yaparsak iyi başkaları yaparsa kötü.” Osmanlı sevdalılarının “ama biz öyle kötü şeyler yapmadık” savunması elbette yanlış fakat asla bir kötü niyet değildir bence. Aynı bu eleştiriyi yapan kişinin söylediklerinin doğru ama kötü niyetli olduğu gibi.

Kurum olarak eğitimin, sağlığın, hukukun hep birlikte, büyük sermaye sahiplerinin kurmuş oldukları sisteme hizmet etmesinin bir sonucudur bu. Türk’ün kılıcının parlak olduğu dönemde ne Osmanlı ne de İngiliz hiçbir organizasyon sömürüde haddi aşamamıştır. İşte bu anlayışın yaşayarak ortaya koyduğu, somutlaştırdığı eğitim, sağlık, hukuk, şehir planı, üretim ve ticaret şuurunun günümüzde hakkıyla anlaşılması lazım. Bu da ancak “Tarih”i bir çatışma alanı olmaktan çıkarıp ilmî bir sahaya taşımakla mümkün olacaktır. Çok katlı binaların, gökdelenlerin gölgesi nerelerin üzerine düşüyor işte o zaman net bir şekilde görülecektir. Aksi halde tropikal özlemle çayır çimeni kutsamaya, “yeşili koru doğayı sev”e, sokak hayvanlarına duyarlılık oluşturmaya, saçma sapan beton düşmanlığına kaldığımız yerden devam ederiz.

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?